SERBEST SANATÇILAR
Serbest Sanatçılar
Sanat sanat dedikleri…
Sanatın ne olup ne olmadığı konusundaki tartışma çok eskidir ve buna cevap olabilecek olan tavrı sergileyenler yani sıradan insanlar tarafından pek de önemsenmemiştir. Burada sıradan insan demek maddi kazanç, ya da statü sağlama vb amaçlar dışında, bağımsız ve özgür olarak sanat eseriyle ilişki kurabilen izleyici demektir. Bu anlamda izleyici bu tartışmayla hiç kafasını yormaz, çünkü o bunu kendi doğallığı içinde bilir. Ve sanat denen şey, kurallara, kategorilere, belirli dönemlere ve nihayet belirli otoritelere vs dayandırarak açıklamaya ya da tarihselleştirmeye çabaladığımız sürece asla, doğası gereği tanımlanamayacaktır. Sanat hepimizi kendi kişisel yaşam sürecimiz içinde eskitecek kadar değişken, enerjik, hayatla etkileşim halinde, kuralsız ve oyunbozandır… kısacası capcanlıdır. Bu yüzden de bu konu, kendini kapitalist düzende “sanat otoritesi”, “sanat eleştirmeni” gibi meslekleri icra ederken bulanların “iş” olarak yaptıkları profesyonel bir tartışmadan öteye gidemeyecektir.
Bunun birinci nedeni sanatın bir duygu aktarma meselesi olmasıdır. Ya da sanatın gücü onu izleyende uyandırdığı duygudan gelmektedir. Ve duygu fazlasıyla kişisel bir yaşantıdır. Tamamıyla kişisel bir oluş halidir. Bu, sanat eseriyle onun izleyicisi arasındaki bir nevi çekme-itme durumudur. Ama bu iki zıtlıktan ne biri ötekinden iyi ne de diğeri berikinden kötüdür. Çünkü sanat eseri, bir resim, heykel, bir enstelasyon ya da bir roman veya deneme izleyicisini çekiyorsa da, itiyorsa da orada bir duygusal etki söz konusudur. Hatta bazen sanat eserinin yarattığı atmosferin tanımlanması hayli zor ya da imkânsız da olabilir. Bir resme bakmak sizi acıttığı halde bakarsınız. Elinizdeki romanı okuma süreciniz bir sinir harbine dönebilir ama onu fırlatıp atmak elinizden gelmez, okumaya devam edersiniz.
Sanat yapıtının bir de kendi yaratıcısı ile olan ilişkisi vardır ki orası daha da karmaşıktır. Ağlayarak yaptığınız bir resim karşısında insanlar “Bu tam da mutluluğun resmi” diye yorum yapabilirler. Bu sanatçı için dert mi, elbette hayır. Ama bu kayda değer bir tespittir. Ya da pür neşe içinde ortaya çıkardığınız bir resimden “Sanatçı kötü bir dönem geçiriyor herhalde, sırf kasvet” diyenler çıkabilir ve siz de bunun karşısında sessiz kalabilirsiniz. Günümüzde insanların düşünce ve duygularına yön vermek, onları etki altına almak, bir konu ya da bir durum hakkında kendi özgün düşüncelerine ulaşacak süreçleri kökünden baltalayarak özellikle üretilmiş düşünce kalıplarını yığınlara empoze etmek son derece kolay. Bu sanat açısından şunu getiriyor: Örneğin bir kitap düşünün. Reklâmcılar ve pazarlama uzmanları eşliğinde hazırlanan bir kapağı ve gene aynı mantıkla bulunan çarpıcı bir ismi olsun. Böyle bir ekibin hazırladığı reklam ve tanıtım projeleriyle ve piyasa kuralları içinde hareket eden “eleştirmenlerin” desteğiyle “piyasaya” sunulsun. Bakınız okuyucuya demiyorum. Daha ilk gün binlerce satacaktır. Peki bu o kitabın illa da kötü olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Ama tersini de yani iyi olduğunu da (ya da edebi bir eser olup olmadığını da) göstermiyor. Bu durumda böylesi olanaklardan yoksun nice eser birkaç ömür boyunca ya da belki sonsuza kadar hak ettiği yere konamayabilir. Ve bu arada yüceltilen, sanat eseri, şaheser olarak nitelenen nice kitap de ya tamamen haksız yere ya da en azından diğerleri görünür, bilinir olamadığından abartılır.
Öte yandan sanat eserine de sanat eseri olmayana da hak ettiği yeri gösterecek olan bilinçli, özgürce düşünebilen, kendi öznelliğinin farkında, paket düşünce biçimlerini eleştirel bir şekilde öğrenip kendi yaşam süreçlerinin ve birikimlerinin süzgecinden geçirerek bambaşka sonuçlara varabilen izleyici artık yok. Kitle toplumunda bunun olması -en azından şimdilik- bir hayli zor, hatta imkânsız. Kendini izleyicinin düştüğü sanal varoluş halinden, edindirilmiş yapay kimliklerden, neredeyse kompakt disklere tıkılıp paketlenerek marketlerde satışa sunulacak düşünce biçimlerine esir olmaktan kurtarabilmiş sanatçı, köşesinde hakiki hayatın ve akışın ritmine uyarak yaratmaya devam edecektir. Ve bilecektir ki bir işi sanat eseri yapan şey izleyicisinde bıraktığı kalıcı “iz”dir. Ve o, umutsuzcasına da olsa bu izleyiciyi bekleyecektir.
Sanatçı, eseri hakkında herhangi bir “otorite”nin bir şey söylemesine ihtiyaç duymamalıdır. eserini izleyicisiyle buluştururken en önemli derdi paylaşmak olmalı, yoluna ve yolculuğuna yatağında akan bir su gibi devam etmelidir. Aksi kaygılar süreci doğallığından koparır ki bu da sanat eserini sanat eseri yapan en önemli
şeyin kaybolmasına yol açar: Samimiyet.
Diğerleri, yani kendini düzenin çarklarına kaptırıp, o tezgâhlardan geçerek kendi de bir “ürün” ya da “çıktı” haline gelen sanatçılar piyasanın işleriyle uğraşmaya devam edeceklerdir.
Not: Sanatın ne olup olmadığı konusunu tartışırken sanatçının kim olup olmadığı sorusuna da cevap aranmalı(mı)dır?
Tijen Zeybek
Nisan, 2008
YazıYorum
Tijen Zeybek
ZARARSIZ YA DA KİRLİ SANAT
İnsanların bir dinleri olmadan önce varoluşlarıyla ilgili duyarlılıkları vardı (Burada tanrı inancından değil din adamlarından ve kurumlarından söz ediyorum). Neydi bunlar derseniz: Adil olmak, dürüstlük, paylaşım, kanaatkârlık, merhamet, hoşgörü vs. Belki de ilk kez bir insan bir başka insan tarafından haksızlığa uğradığını düşündüğünde -ki toplumsal yaşam başladıktan sonraya denk gelmiştir bu, çünkü ancak o zaman “haksızlığa uğramak duygusu” bir anlam kazanmıştır- işleri idare edecek ve bu türden olayları önleyecek bir “mekanizma” ya ihtiyaç olduğunu düşünmeye başlamıştır. İşte insanın varoluşuyla ilgili ve aslında onu “insan” yapan bu duyarlılıklarından kaynaklanan meseleleri, başka bazı insanların farklı arzularına ulaşmaları için ilham vermiş olabilir. Böylece bu duyarlılıklara el atarak onları kendi arzularına göre biçimlendirme ve böylelikle yönetme erkine sahip olmak için “tanrı” mevhumu din adamlarınca işe koşuldu. Günah olan ve olmayan kavramları ortaya çıktı. İşlenen günahların karşılığında tanrı tarafından verilecek ceza din adamları vasıtasıyla insanlara duyuruldu ve ilk yasalar ve yasaklar dillendirilmeye başlandı.
Sonraları ideolojiler ortaya çıktı. Irk kavramı ile birlikte din de gene insanın “sorunsuz” bir şekilde yönetilebilmesi için işe koşuldu. Milliyetle insanlar, vatanla coğrafyalar bölünüp parçalandı. Ve başka ideolojiler ortaya çıktı. Hepsi yasaları, kuralları, şartları, şablonları ve manifestolarıyla geldiler ve yönetme erki istediler.
(Burada aklıma geçenlerde okuduğum bir gazete yazısı geldi. Yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda bilim “insanların koyunlardan pek de farklı olmadığı” sonucuna varmış. İnsanların yüzde doksan beşinin geriye kalan yüzde beş tarafından yönlendirildiği ortaya çıkmış. Demek ki insan gibi yaşamaktan başka derdi olmayanlar erk sahibi olmaktan başka derdi olmayanlar tarafından insanlık tarihi boyunca yönlendirilip yönetilmiş ve bu günlere gelmişiz. Aslında ne yönetmek ne de yönetilmek istemeyen çok ufacık bir grup daha var bence. Ama bilim adamlarının itibar edeceği bir sayı aralığına denk gelmediği için “bilimsel olarak” varlıkları kabul edilmiyor herhalde).
Oysa insani duyarlılıkları kendi kural ve amaçlarına göre biçimlendirmeyi hedeflemeden bu insani duyarlılıklarla etkileşen, onlara dokunan bir başka fenomen var: SANAT. O nedenledir ki sanat kurumsallaşma ihtiyacında değildir. Böyle bir ihtiyaç onun doğasına aykırı olur. Kurumsallaşan sanat kaçınılmaz olarak kurallara, yasalara bağlanır. Kurumsallaşan sanat belli bir kitleyi hedefler ve ona uygun olarak kendini şekillendirmek durumunda kalır. Oysa sanatın kendisi toplumsal değildir. O çok öznel bir şeydir. Ve belki de hakiki sanatçılar benim az önce yukarıda parantez içinde tanımlamaya çalıştığım, yönetme arzusu olmayan ama yönetilemeyen o bilimsel olarak varlığı tescillenemeyen “azacık azınlık”tır. Hakiki sanatçının derdi olamaz kendini dahil ettiği ideolojiye hizmet etmek üzere yaratmak. Sanat eserinde bir mesaj varsa o kendiliğindendir. Öyle olmalıdır. Önceden iyice düşünülüp, plânlanmış hatta müsveddesi çıkarılmış, hesapçı bir niyetle nasıl bir yaratım süreci yaşanabilir ki. Bu tür “ön hazırlıklar” ancak üretim süreçleri için geçerlidir. Ve yönetmek için insan zihnini işgal etmeye yönelik çok daha büyük hesaplar için KESİNLİKLE kullanılır.
Aslında çağımızın erk sahiplerinin ihtiyaç duyduğu şey tam da budur. Bedeni tahrip etmeye yönelik silâhlar yerine zihinleri işgal etmeye yönelik, otoritenin emrinde, “zararsız sanat” ya da “kirli sanat”.
Tijen Zeybek